Bahçede Köpek Beslenmez - Bölüm 12
Veliaht Prens ile Prens’in ölümlerinden söz ederken sözlerine karışan saygısız bir ton vardı, fakat Jachim buna takılmadı.
Bunun yerine, ağzının çarpık köşesi daha da yukarı doğru kıvrıldı.
“Büyük Düşes’in iyiliği için de, suçlu mümkün olan en kısa sürede yakalanmalı.”
“Zaten acele ediyorum. Görünüşe göre çok fazla vaktimiz yok.”
“Başarılar dilerim.”
Whisker ile Jachim tuhaf biçimde birbirine benzeyen gülümsemelerle bakıştılar, fakat Whisker’ın sırtı görüşünü kapattığı için Cassia bunu göremedi.
Görseydi bile umursamazdı.
Onun için Üçüncü Prens, Whisker kadar uzak durmak istediği biriydi.
Cassia, Whisker’ın arkasından öne doğru bir adım attı ve Jachim’e başını eğdi.
“Müsaadenizle, Yüce Hazretleri.”
“Ah, yolunuzu kapatmışım. Tekrar görüşene kadar, Büyük Düşes.”
Jachim nazik bir tavırla karşılık verip kenara çekildi. Cassia ise bir kez bile arkasına bakmadan imparatorluk sarayına sırtını döndü.
Whisker, sahibinin peşinden giden bir yavru köpek gibi onu izledi.
At arabalarının bulunduğu yere doğru doğruca yürürken Cassia aniden durdu. Bir şey düşünüyormuş gibi göründü, sonra tekrar yürüdü, fakat birkaç adım sonra yeniden durdu.
Onu takip eden Whisker da aynı şekilde durup yürümeyi tekrar etti.
Cassia, kaşlarını sıkıca çatmış hâlde dönüp Whisker’a baktı.
“Ne oluyor?”
Whisker, alışılmadık derecede yumuşak bir yüz ifadesiyle başını yana eğdi.
“Ne oldu?” diye sordu.
Ama Cassia açıklamak yerine uzun bir iç çekti ve bakışlarını kaçırdı.
Sonra, bu kez at arabalarının bulunduğu yerin tam tersine doğru yürümeye başladı.
Ayaklarının götürdüğü yer, dış saraydaki imparatorluk reviriydi.
Revirin içine girdikten sonra, peşinden şaşkınlıkla gelen Whisker’a dönüp,
“Çıkar onu,” dedi.
Beklenmedik bu sözler karşısında, genelde yüzsüz olan Whisker nadiren afalladı.
Kızıl gözlerini kocaman açarak Cassia’ya baktı, birkaç kez göz kırptı, sonra niyetini anlayıp kahkahaya boğuldu.
Üzerinde bir muhafıza ait olduğu belli olan bir gömlek vardı; kime ait olduğunu o bile bilmiyordu.
Dün gece, Muhafızlar Kaptanı Mikhail, onu kırbaçlayabilmek için kendi gömleğini parçalamıştı.
Henüz iyileşmemiş yaralardan sızan kan, gömleği mutlaka lekeliyordu.
Kendisinin bile çoktan unuttuğu bir yaranın, Cassia’nın kalbinde iz bırakacağını düşünmek…
Kahkahasını bastırıp nihayet sustuğunda, Whisker göğsünde kollarını kavuşturdu ve masum bir genç gibi çekingen bir yüz ifadesiyle mırıldandı:
“Bu kadar göz varken…”
Zaman ve mekân tanımayan şakalarını görmezden gelen Cassia, yakındaki bir hekime seslendi:
“Onu soyun ve sırtındaki yaraları tedavi edin.”
Adı anılan hekim irkildi ve bakışlarını Cassia ile Whisker arasında gidip getirdi.
Altın Şafak’ın soyundan gelen Büyük Düşes birdenbire içeri dalmış ve Teftiş Bürosu’nun başındaki dükün soyulmasını emrediyordu.
Hekimler ve hastalarla dolu olan revir, bir anda ölü gibi sessizleşti. Sadece Whisker gülümsüyordu.
Büyük Düşes’in sert emri karşısında zavallı saray hekimi kekeleye kekeleye Whisker’a seslendi:
“Şey… Dük Mastiff…”
Whisker, göz göze gelmeye bile cesaret edemeyen hekimi süzdü ve küçük bir kahkaha attı.
Sonra doğrudan Cassia’ya bakarak yavaşça düğmelerini çözmeye başladı.
Uzun ve düzgün boynunun altında düzenli köprücük kemikleri, iyi yapılı göğsünün üzerinde ise sayısız kötülük izi hiçbir saklama olmadan ortaya çıktı.
Yoğun yara izleri o kadar ürkütücüydü ki, gizlice bakmaya çalışan saray hekimi şok içinde nefesini tuttu.
Whisker’ın kışkırtıcı bakışları karşısında bile sarsılmadan duran Cassia ise kaşlarını çattı ve başını çevirdi.
Hafızasında kalan o izler, yıllarla birlikte büyümüş ve yerlerini korumuştu.
İlk gördüğü zamankinden bile soluk değillerdi. Aksine, daha da koyulaşmış gibiydiler.
“Sen neden….”
Hiçbir şeyin neden düzelmediğini sormak üzereydi ama sustu.
On yıl geçmişti, neden hâlâ yara içindeydin?
Bunun bir soru mu yoksa bir sitem mi olduğunu kendisi de ayırt edemeden sözlerini yuttu ve onunla ilk karşılaştığı günü hatırladı.
Gençken Cassia, hizmetkârların sürekli etrafında dönmesinden kaçmak için bahçenin derinliklerinde tek başına kitap okumayı severdi. O gün de onlardan biriydi.
Yakıcı sıcak bir gündü. Uzayıp giden ağaç gölgeleri, serin serin mırıldanan bir çeşmenin üzerine düşüyordu. Cassia, Whisker’la orada karşılaştı.
Daha doğrusu, onu orada keşfetti demek daha doğruydu.
Büyük bir ağacın gölgesinde oturmuş kitap okurken, Whisker’ın etrafına bakına bakına çeşmeye yaklaştığını gördü. Kimsenin olmadığından emin olmaya çalışıyordu.
Buranın, Büyük Dük’ün kızının sık sık geldiği bir yer olduğundan ve kendisinin izlendiğinden habersizdi.
O, Büyük Dük malikânesinin uçsuz bucaksız bahçelerinde yevmiye karşılığı ufak tefek işler yapan bir çocuktu. On altı yaşındaki Whisker, sıcaktan ve insanların gözünden kaçmak için çeşmeye gelmişti.
İki avucuyla su alıp yüzünü defalarca yıkadı. Sonra bir an tereddüt etti ve gömleğini çıkardı.
Öyle bir gündü ki, insan kendini doğrudan çeşmenin içine atmak isterdi.
Muhtemelen terden sırılsıklam olmuş kıyafetlerini suda çalkalayıp tekrar giyerse biraz olsun serinleyeceğini düşünmüştü.
Tam giysilerini çeşmeye daldıracakken, çılgınca öten ağustos böceklerinin arasından birinin varlığını sezdi.
Whisker başını birden kaldırdı ve Cassia’nın gözleriyle karşılaştı. Cassia da irkilip okumakta olduğu kitabı elinden düşürmüştü.
Ellerinde yarı ıslanmış giysilerle Whisker kaçtı. Geride, sırtını kaplayan kızıl izlerin silinmeyen görüntüsünü bırakarak.
On yıl sonra, Cassia aynı renkte gözlerle Whisker’a bakıyordu.
O gün, bakışları buluştuğunda yüzünde şaşkınlık, suçluluk ve acıma karışımı bir ifadeyle kaçıp giden çocuk yoktu artık. Whisker gülümsüyordu.
“Gördün mü? Sana demiştim. Hiçbir şey değişmedi.”
Memnuniyetle gülen sesini duyan Cassia, cevap veremedi.
“Değiştiğini sanmıştım.”
“Değişmedim mi?”
Whisker tuhaf bir gülümsemeyle Cassia’ya doğru bir adım attı.
Neredeyse değecek kadar yaklaştığında durdu. Cassia, ondan yayılan vücut ısısını hissedebiliyordu. Üzerinden, bir yerlerde daha önce kokladığı bir çiçeği andıran bir koku geliyordu.
Ama o tuhaf kokunun içine, gülümsemesi kadar tuhaf bir başka koku daha karışmıştı.
Kan.
Değişmişti.
On altı yaşındaki Whisker, Cassia’ya önce yaklaşamazdı. Yaklaşamazdı.
Cassia da değişmişti.
Bu sefer ilk geri dönen oydu.
Tıpkı on altı yaşındaki Whisker gibi, Cassia kaçtı.
Cassia ve Whisker’ın İmparatorluk Muhafızları’nın zindanında yaşadıklarından sonra, İkinci Prens ve Veliaht Prens’in öldürülmesine dair soruşturma Teftiş Bürosu ile Muhafızlar tarafından eş zamanlı olarak yürütüldü.
İmparator, suçluyu önce kim bulursa ona büyük bir ödül vereceğini ilan edince, Mikhail kendini tüketircesine çalıştı. Ama iki taraftan da kesin bir galip çıkmadı.
Zorla bir taraf seçilecekse, gerçek suçlunun intihar etmiş cesedini ilk bulan Teftiş Bürosu kıl payı öndeydi.
Muhafızlar Kaptanı Mikhail, Whisker’ı suçlu gösterecek delil bulmaya çalışırken ayaklarını yere vura vura öfkelendi. Fakat ortaya çıkan gerçek, fazlasıyla sıradandı.
Denilene göre, Büyük Düşes Diorent’in desteğini almış ve imparatorluk gücünü hedefleyen İkinci Prens’i öldüren kişi Veliaht Prens Dion’du.
Cassia’ya suç atmak için küçük kardeşini öldürmüş, Mesus’u ziyarete gelmesini beklemişti.
Ve onu öldüren kişi, merhum İkinci Prens’in sadık muhafız şövalyesiydi.
Efendisinin intikamını almıştı.
Her şeyi itiraf eden bir intihar notu bırakmış, ardından kendi canına kıymıştı. Cesedinin yanında da İkinci Prens’in en değerli kılıcı bulunmuştu. Veliaht Prens’i öldüren silah.
O kılıç, Prens Mesus’un göğsünü delen ve şimdi Veliaht Prens Dion’un kalbine saplanmış olan kılıçtı.
Bu, Muhafızlar Kaptanı Mikhail’in “suçluyu yakalayacağım” diyerek Teftiş Bürosu’ndan alıp sonra “kaybettiği” kılıçtı.
Şartlar ve deliller kusursuzca örtüşüyordu.
Gerçek suçlu kendi eliyle öldüğüne göre, soruşturma bitmişti.
Geriye yalnızca, kuyruğu tutuşmuş bir tay gibi öfkelenen İmparator’un son onayı kalmıştı.
Hayır.
Bir şey daha kalmıştı.
Gerçeğe en yakın olan kişinin şüphesi.
“Bu kılıç değil.”
Cassia, ortaya çıkarılan kanıtı, yani İkinci Prens’in kıymetli kılıcını inceledikten sonra kesin bir dille konuştu.
İkinci Prens’in muhafız şövalyesinin bıraktığı intihar notundan da, cesetten de şüphe edebilirdi. Ama kılıçtan edemezdi.
Çünkü Mesus’un can çekişen göğsünden o kılıcı çıkaran kişi Cassia’nın kendisiydi.
Her şey ne kadar karmaşık olursa olsun, kendi elleriyle tuttuğu bir kılıcı yanlış hatırlamazdı.
Sanki bu tepkiyi bekliyormuş gibi Whisker küçük bir kahkaha attı ve cevap verdi.
“O kılıç, Lütufkâr Hazretleri.”
“Hayır, bu kılıç değildi. Whisker, sen neyin peşindesin?”
Mesus’un öldürüldüğü yerde bulunan delil, ilk soruşturmayı yürüttüğü için Teftiş Bürosu’nun kontrolündeydi.
Bu da demekti ki Cassia’nın elinden çıkan kılıç, Teftiş Bürosu’ndan Mikhail’e, oradan da gerçek suçlunun eline geçmişti.
Kılıcın ne zaman değiştirildiği gün gibi ortadaydı.
“Benim peşinde olduğum şey her zaman gerçektir, Lütufkâr Hazretleri. Sizi kurtaracak olan gerçek.”
Whisker, dudaklarında tatlı bir gülümsemeyle, bir çocuğu avutuyormuş gibi yumuşak bir sesle cevap verdi.