Kuğu Mezarı - Bölüm 22
Yara bu kadar derinse, kim bilir ne kadar acıtmıştı. Anna’nın yüreğinde kısa bir merhamet sızısı belirdi. Ama Svanhild’in yanlış umutlara kapılmasından korkarak bunu bastırdı.
Anna, Svanhild’in ellerini nazikçe kendi ellerinin arasına aldı ve sakin bir içtenlikle konuştu.
“Ben vatanıma dönmek zorundayım. Efendiyle aramdaki ilişki sadece… geçici. Şimdiye kadar bu malikanede pek çok hizmetçi çalıştı ve sonra başka yerlere gitti. Ben de onlardan farklı değilim. Sonunda, sadece uğrayıp geçen biriyim.”
“……”
“O yüzden lütfen böyle aşırı şeyler söylemeyin. Burada kalacak olan, bu malikanedeki diğer insanlar bu sözleri duyarsa, benden nefret ederler.”
Nefret edilmekle kalacaksa, bu yine de şans sayılırdı. Özellikle mürebbiye Rose gibi biriyle daha fazla dolanmak istemiyordu.
Svanhild, anlamış gibi ama kabullenmek istemiyormuşçasına, okunması güç gözlerle Anna’ya baktı. Muhtemelen ikincisiydi. Anna da aynı hissi taşıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak Svanhild’in elini hafifçe sıktı ve yerinden kalktı.
Anna, Svanhild’in yanından geçip koğuşuna döndü. Arkasına bakmadı; koridorda yalnız kalan Svanhild de onu durdurmaya çalışmadı.
“Anna’yı ne zaman annem yapacaksın?”
Anna ayrıldıktan sonra Rothbart, uşağa verdiği talimatlarla ilgili bir rapor alıyordu. O sırada oğlunun ani çıkışı kaşını kaldırmasına neden oldu. Svanhild, yüzü öfkeyle kıpkırmızı kesilmiş hâlde, kapıyı çalmadan çalışma odasına dalmıştı.
Baba ile oğul arasındaki bir konuşma, hele konu bir kadınsa, başkalarının duymaması gereken bir şeydi. Uşak Barrett durumu hemen kavradı ve geri çekildi.
“Rapor neredeyse tamamlandı, müsaadenizle çekileyim.”
Barrett çıktıktan sonra odada sadece Svanhild ve Rothbart kaldı. Rothbart’ın ezici varlığına rağmen Svanhild öfkeyle bağırdı.
“Söz vermiştin! Deneyde başarılı olursam annemi malikanede tutmanın bir yolunu bulacağını söylemiştin. Peki bu ne? Anna annem olmayacağını söylüyor. Vatanına döneceğini söyledi. Bu doğru değil, değil mi? Buna izin vermeyeceksin, değil mi?”
“Svanhild.”
Rothbart’ın oğluna yönelttiği bakış, bir babadan geldiğine inanılması güç derecede soğuktu.
Sevdiği eşinden doğan tek çocuk olmasına rağmen Rothbart, Svanhild’e karşı acımasızdı. Onu, sadece kendisinden kaçmak isteyen bir kadının çocuğu olarak görüyorsa, ondan nefret etmemek bile yeterince merhametti. Rothbart, Svanhild’i hayatta bırakarak baba olarak görevini yerine getirdiğine gerçekten inanıyordu.
“Sabırsızlık hiçbir işe yaramaz. Sana dayanmanı söyledim. Deneyde başarılı olduktan sonra biraz işe yarar hâle geldiğini sanmıştım ama… Ne zamana kadar çocuk gibi davranacaksın?”
Rothbart’ın zerre şefkat barındırmayan sert azarı karşısında Svanhild’in gözleri meydan okurcasına parladı. Rothbart merhametsiz bir babaysa, Svanhild de asi bir oğuldu. Sinmedi, aksine sesini yükseltti.
“Ama—”
“Anna senin annen olmayacak.”
Rothbart’ın ani sözleriyle Svanhild şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Ardından Rothbart, kesin bir kararlılıkla devam etti.
“O senin annen.”
Rothbart’ın bu ifadesiyle Svanhild’in yüzü aydınlandı. Baba oğul arasındaki korkunç ilişkiye rağmen, merhum annesi söz konusu olduğunda Svanhild babasına bütünüyle güvenirdi. Babası annesi hakkında hiç yalan söylememişti. Bu yüzden umut dolu gözlerle Rothbart’a baktı.
Rothbart, geçmişi hatırlıyormuş gibi konuşmayı sürdürdü.
“Ne sen ne de ben onu tutabildik. Onu bağlayacak bir değerimiz yoktu.”
Değersiz. Keskin bir acı Svanhild’in göğsünü deldi. Bir çocuğun ebeveynleri tarafından reddedilmesi, varoluşunun temelini sarsardı. Ama Rothbart, açtığı yaraya aldırmadan konuşmaya devam etti.
“Ama sonunda ne oldu? Yine kollarımıza böyle dönmedi mi? Eninde sonunda mesele, hangi tarafın vazgeçeceğidir. Biz vazgeçmeye niyetli değilsek, onu boyun eğmeye zorlarız.”
Giden Markiz Ianna’yı geri getirmek için hiçbir yoldan kaçınmamışlardı. Sayısız hayatı kirletmekten de, kendi etlerini kesmekten de çekinmemişlerdi.
Svanhild’in bakışları, Rothbart’ın sol kolunun altında görünen eski yara izine kaydı. Kendi yarası da yakında aynı şekilde silikleşecekti. Bıçağın acısı dayanılmazdı ama kısa sürmüştü; izi zahmetli olsa da önemsizdi. Eğer bu kısa an karşılığında annesini sonsuza dek bağlayabilecekse, Svanhild defalarca kanamaya razıydı.
“Çok yakında annen tuzağa tamamen düşecek.”
Rothbart’ın kızıl gözleri kasvetli bir parıltıyla ışıldadı. Olmazsa bile, olana kadar onu parçalayıp biçmeye kararlıymış gibiydi.
Svanhild, etkilenmiş hâlde sessizce başını salladı. Sonra, işi bitmiş gibi, Rothbart’ın odasından hışımla çıktı.
Yalnız kalan Rothbart, sessizce yanan şömineye baktı. Titreşen alevler huzursuzca dalgalanıyordu.
Rothbart alçak bir sesle mırıldandı.
“Dışarıdan uysal görünüyor ama içinde ne düşündüğünü kim bilebilir…”
Rothbart, Anna’nın sandığından çok daha fazlasını biliyordu. Hatta onu içi dışı bir sayılırdı. Yine de Anna’nın sakladığı pek çok şey vardı. Doğu Kıtası’ndan olduğunu söylediği ve ağabeyi dediği adam bunlardan biriydi.
Ağabey mi? Ne gülünç bir iddia.
Rothbart’ın içgüdüleri, bir kadın yüzünden karşısına dikilen herhangi bir erkeği anında sezer ve uyarırdı. Karısına büyülendiği o kısa dönem dışında, içgüdüleri onu hiç yanıltmamıştı.
Onu seviyor olabileceğini düşünmüştü ama öyle görünmüyordu. Gerçekten sevseydi, Rothbart’ın çocuğunu doğurmak yerine onunla kalmayı seçerdi.
Onu sevmemesi bir bakıma şanstı—ya da talihsizlik.
“Ne yazık.”
Rothbart, Ianna’nın ona söylediği ve ters pul gibi onu bağlayan son sözlerini hatırladı.
“Geride bıraktığım biri var. O kişiyi yalnız bırakamam… O kişinin sadece beni var.”
Bu dünyada bir koca ve çocuğun feryatlarına kulak tıkayan, kendi dünyasına duyduğu o sevgi karşısında Rothbart öfkeyle titredi. Ne ulaşabildiği ne de kirletebildiği, zaman geçtikçe zihninde daha da güzelleşen bir sevgi. Beş yıl boyunca ona tek kelime bile ayırmayıp sessizce içine gömdüğü, paha biçilmez bir sevgi. O sevgi karısını ondan çalmıştı…
Bu yüzden bu kez, o sevdiği kişinin de onunla birlikte buraya düşmesini ummuştu. Bu dünyaya düşselerdi, Rothbart’ın avucunun içinde olacaklardı.
Ama belli ki başarısız olmuştu. Bunun yerine, ona sadece yapışan, işe yaramaz bir kabuk kalmıştı. Ne yazık.
Elbette Anna’nın o adamı sevmemesi, Rothbart’ın Sehyun’u rahat bırakacağı anlamına gelmiyordu.
O adam, Anna ile Rothbart’ın bilmediği bir şeyi paylaşıyordu: asıl dünyaya dair bilgi. Sadece ikisinin bildiği bilgi.
Üstelik zalim bir tesadüf eseri, o aptalla Anna arasındaki yaş farkı, geçmişte Rothbart ile Ianna arasındaki farkla aynıydı. Yirmi beş ve yirmi sekiz… Yan yana durduklarında, kusursuz bir genç çift gibi görünüyorlardı.
Peki ya şimdi kendisi? Anna, anılarındaki hâliyle kalmıştı; yaşlanan sadece Rothbart olmuştu. Artık ona denk değildi…
Bazı aşk türleri yalnızca belli bir yaşta var olabilir. Rothbart, geçmişteki o taze aşkı artık yaşayamazdı. Bu, Ianna’nın ondan alıp götürdüğü ve Rothbart’ın da onlarca yıl süren çürümüş kin ve nefrete kendini atarak bizzat yok ettiği bir şeydi.
[1] “Ters pul” (逆鱗 / 역린), Çin klasiklerinden gelen bir mecazdır. Efsaneye göre bir ejderhanın pullarından biri ters yönde büyür; o pula dokunulursa ejderha büyük bir öfkeye kapılır. Mecazi olarak, bir kişinin asla dokunulmaması gereken en hassas noktası, en büyük zayıf karnı anlamına gelir.