Kuğu Mezarı - Bölüm 37
Yüzüne düşen gölgenin altında, Rothbart’ın gözleri yeraltı tanrısının eşinin yuttuğu ilk nar tanesi gibi koyu bir kızıllıkla parlıyordu. Teslimiyetle beklentinin birbirine karıştığı o bulanık ışık, uzun süre durulmadı.
Salondan kovulmuş olmasına rağmen Rose heyecanını bastıramıyordu. Nihayet!
İblisler kibirle doğardı; bu yüzden Odile’nin buraya çağrılmaktan hoşnut olmaması son derece doğaldı. Bu kadarı Rose’un hesapları dâhilindeydi.
Rose’un gözlemlerine göre, Rothbart için Odile’nin değeri Markiz’den fazla değildi. Odile’ye kıyasla Anna’nın değeri ise daha da azdı. Bu tür varlıkların Markiz’in yerini alması mümkün değildi.
Belli ki aşırı tepki vermişti. Anna’yı yanında tutmakla araştırmalarını sürdürmek, açıkça birbirinden ayrı meselelerdi. Şimdi dönüp bakınca, Rothbart’ın umudunu yitirmesinin asıl nedeni, deneylerin sürekli başarısız olmasıydı.
Ama mazeret üretilecek alan vardı. Rose, deneyin başarılı formülünü yalnızca iki yıl önce keşfetmişti.
O zamandan beri iki deneyi bilerek mahvetmişti; buna rağmen üç yıl içinde formülü yeniden kurabilmiş olmak bile neredeyse bir şanstı. Biraz daha oyalayabileceğini sanmıştı. Bu kadar ani biçimde gözden çıkarılması, beklentilerinin ötesindeydi.
Yine de pes etmek için erkendi. Rothbart’tan farklı olarak Odile bir varise muhtaçtı. Bu yüzden bir yolunu bulup Rothbart’ı deneyleri sürdürmeye ikna edecekti…
Elbette deneyleri Odile’nin gözetimi altında yürütmek Rose’un arzuladığı bir şey değildi. Yeniden eskisi gibi Rothbart’ın himayesinde yaşamak—Rose’un tek istediği, küçük ve basit dileği buydu.
‘Eğer o zaman bile efendinin deneyleri sürdürmeye niyeti yoksa… Svanhild’e yönelmekten başka çarem kalmayacak.’
Svanhild ortadan kalkarsa, Rothbart varissiz kalırdı; kuğuyu çağırmak için kaçınılmaz olarak yeniden ona başvururdu.
Öncelik, Odile’nin efendiyi ikna etmesiydi. Malikânede kaldığı sürece, iblisleri kızdırmamak için sessizce beklemesi gerekiyordu. Rose’un yeşil gözleri, umutla dolu taze yapraklar gibi parladı.
Rose temkinli ve geri planda dururken, sahanlık altında fısıldaşan hizmetçileri farkında olmadan duydu.
“Uzun zamandır ilk kez boş vakti oldu. Belki de sadece dinlenmesini söylemeliydim… Galiba ona fazla yüklendim.”
“Anna aslında oldukça inatçıdır. Susan, dinlenmesini söylesen bile dinlemezdi.”
Anna’nın adı Rose’un dikkatini çekti. Sesler tanıdıktı. Büyük ihtimalle hep Anna’nın etrafında dolanan o kaba, bayağı hizmetçilerdi. Rose hoşnutsuzlukla kaşlarını çattı.
Rose’un varlığından habersiz olan hizmetçiler konuşmaya devam etti.
“Bunu bu kadar kafana takma. Anna sadece şaka yapmıştı, değil mi?”
“Evet. Stresin insanın algısını bozduğunu duymuştum ama yanlış renk gördüğünü ilk kez duyuyorum. Muhtemelen karıştırmıştır.”
“Umarım öyledir.”
Demek o velet her yerde sızlanıp duruyordu. Rose’un kızıl dudakları sinirle büküldü.
Özel bir şey saklıyor gibi değillerdi; yalnızca kaytarırken gevezelik ediyorlardı. Rose ilgisini yitirip yoluna devam etmek üzereyken, söyledikleri tek bir kelime onu durdurdu.
“Beni rahatsız eden, Brabantlı Leydi’nin gözlerinin kızıl olduğunu söylediğini söylemesi. Acaba Anna, efendinin yanında onu görünce o kadar sarsıldı ki, böyle büyük bir yanılgıya mı düştü?”
Ne? Rose’un kalbi hızla çarptı.
Düşünceleri yarışırken konuşma sürdü.
“Bunun bir yanılgı olduğunu nereden çıkarıyorsun? Belki de Brabantlı Leydi’nin gözleri gerçekten kızıldır. Efendinin malikâneye herkesi aldığını hiç gördün mü? Gözleri kızıl ise, bu kesinlikle mümkün.”
“Eğer öyle olsaydı, Brabantlı Leydi’nin bir güzel olduğu söylentisi çoktan ‘iblis’ dedikodularının gölgesinde kalırdı. Sonuçta şimdiki Brabant Kontu bir iblis değil.”
“Doğru… Of, Betty, iyi görünmeyen birine Brabantlı Leydi’nin nasıl göründüğünü sormak zorunda mıydın?”
“Ama merak etmiştim.”
Konuşma sürerken, Rose geç de olsa kendine geldi ve merdivenlerden aşağı koşturdu. Ani ayak sesleriyle irkilen hizmetçiler ne olduğunu anlayamadan Rose karşılarında belirdi.
Rose öndeki hizmetçinin yakasından yakaladı; kızarmış gözleri öfkeyle dönüyordu.
“Ne dedin sen?”
“Ah—B-Bayan Schwartz. Ne yapıyorsunuz?”
“Tekrar söyle. Anna ne dedi?”
“Neden bahsediyorsunuz siz?”
Yakası tutulan hizmetçi, Rose’un elini sinirle itti. Etraflarındaki diğer hizmetçiler de Rose’a kin dolu bakışlar fırlattı.
Ama Rose’un bu önemsiz bakışlarla ilgilenecek hâli yoktu. Başı dönüyor, zemin dalgalanıyordu.
İblis Odile’nin yanılsama büyüsü, kara büyücü olan Rose’un bile delemediği bir şeydi. Rose’un gözlerinde Odile’nin gözbebekleri, göl gibi sakin bir maviden ibaretti.
Odile’nin gözlerini kızıl görebilenler yalnızca iblislerdi ya da…
“Ya da bir iblisin büyüsünün işlemediği kuğular…”
Rose alçak bir iç çekişle mırıldanırken dudakları titredi. Efendisinin kuğuları çağırmakla neden artık ilgilenmediği, o kadına neden böylesine özel davrandığı… Dağınık hâlde duran tüm parçalar şimdi yerli yerine oturmuştu.
Kuğunun ortaya çıkmasıyla Rose’un varlık nedeni de ortadan kalkmıştı. Gerçekten de bu malikânede ona yer kalmamıştı artık… Tutunduğu umut sonunda çamurun içine gömüldü. Rose umutsuzlukla gözlerini sımsıkı kapadı.
Salona çağrıldıktan sonra Anna mutfağa geri dönmüştü. Daha önce yarım bıraktığı işi bitirmek üzereyken, onu gizlice izleyen Susan dinlenmesi için ısrar etti ve nazikçe sırtından itti. Anna tereddütle mutfak sorumlusu Cathy’ye baktı; Cathy de Susan’la aynı fikirdeymiş gibi dilini şaklatıp çenesini oynatarak Anna’ya çıkmasını işaret etti.
Susan bugün alışılmadık derecede kararlıydı. Başka seçeneği kalmayan Anna, yüzüne dokunarak sendeleyerek mutfaktan çıktı. İfadesini kontrol edebildiğini sanmıştı ama anlaşılan istediği kadar başarılı olamamıştı.
Odada yatağın üzerine kendini bıraktı. Şimdiye dek “iyiyim” diyerek bastırdığı yorgunluk, bir sel gibi üzerine çöktü.
Salonun kapısını arkasından kapattığında, bunun belki de en doğrusu olduğunu düşünmüştü. İçinde taşıdığı o beceriksiz beklentileri sonunda bırakabileceğini, bedensel bağlanma duygulara dönüşmeden önce onları söküp atması gerektiğini…
Ama şimdi, yalnız kaldığında, çok geç fark etti. Onu belirsiz bir geleceğe doğru yürümeye iten şey, o belirsiz beklentinin ta kendisiydi. Bu dünyada ömrünün sonuna kadar kalmak zorunda olsa bile, belki kendine ait bir yer bulabileceği umudu.
Ama artık…
Bugün gördüğü manzara, Anna’nın gözlerine özellikle keskin biçimde kazınmıştı.
Güneş ışığı görkemli salona doluyor, yan yana oturup çay içen Rothbart ile Brabantlı Leydi adeta aynı tablonun parçası gibi duruyordu. Kirli önlüğüyle gölgelerde dolaşmak zorunda olan kendisinin yaşadığı dünyadan bambaşka bir dünyaya ait insanlardı. Fark, başka bir boyuttan gelmelerinden değil; insanlar arasındaki sınıf ayrımının bu denli keskin olmasındandı. Anna, onların kaygısız hâllerini izlerken omuzları çaresizlikle çöktü.
Rothbart’la bedenlerini paylaşmış olmaları, onları aynı tür insan yapmıyordu. Şimdiye kadar bu gerçeği görmezden gelmişti; ama artık başını çeviremezdi. Bir zamanlar Markiz’in gölgesi olarak acı çektiği günlerde kendini şanslı bile saymıştı.
Brabantlı Leydi Markiz olursa, bu malikânede ne kadar dayanabilirdi? Keşke o gün gelmeden ayrılabilseydi… Boğazına çöken ağırlık ve umutsuzlukla Anna içine kapanıp gözlerini kapadı.
Düşüncelerine öylesine dalmıştı ki zihni kopup sürüklendi ve uykuya daldı. Birinin saçlarıyla oynadığı hissi Anna’nın bilincini yeniden yüzeye çekti. Ne zaman geçmişti bilinmez, güneş batmış, oda kararmıştı.
Arkasında birinin varlığını hisseden Anna, uykulu bir sesle sordu:
“Susan…?”