Kuğu Mezarı - Bölüm 43
“Ne, Anna, sen miydin?”
Sehyun dişlerini sıktı. Yatağın sahibinin Anna olmasına bir yandan rahatlamıştı; ama aynı anda da, onca insan arasından neden Anna çıkmıştı ki? Onu bu hâlde görmesini isteyeceği en son kişi oydu… Utancını güçlükle toparlayan Sehyun, yatağın altından sürünerek çıktı.
Tamamen çıplaktı. Çıkmış oldukları dönemde bile Anna, Sehyun’un çıplak bedenini hiç görmemişti; şimdi ise ne diyeceğini bilemedi.
“Ne— neden buradasın, abi? Bir de… kıyafetlerin…”
“Burada giyebileceğim bir şey görüyor musun?”
Bu konuyu daha fazla konuşmaya niyeti yokmuş gibi, Sehyun hemen lafı değiştirdi. Yüzü kızarmıştı. Ama bu, çıplak olmaktan duyulan sıradan bir utanç değildi… Anna ancak o zaman fark etti: bedeni, kamçı izlerini andıran uzun kızıl yaralarla kaplıydı.
Bir başka kuğu olarak, iblisle bağlanmış biri olduğu için, Brabantlı Leydi’yle baş başa kaldığında neler yaşamış olabileceğini tahmin edebiliyordu; ama yine de bu, hayal ettiğinin çok ötesindeydi. Bakışlarını kaçıran Anna, giysilerinin arasında karıştırdı.
“Hepsi etek. Başka bir şeyim yok.”
“O zaman birini ver.”
Bir şahin gibi atılan Sehyun, giysiyi Anna’nın elinden kaptı. Ailenin en büyük oğlu olarak, her zaman “erkeksi” görünüşüyle gurur duymuştu. Şimdi ise çaresizlik içinde başını bir eteğin içine sokuyordu; eski Sehyun’u tanıyan herkes için hayal bile edilemeyecek bir manzaraydı bu.
“O tam bir manyak.”
Anna’nın giysilerini giyerken, Sehyun titreyen dudaklarını sertçe ısırdı.
Odile’nin ona büyük bir saygı gösterdiği söylenmişti ama gerçekte Sehyun bir hayvandan farksız muamele görmüştü. Çoğu zaman bir kafese kilitleniyor, o kadınla—seksten çok çiftleşmeye benzeyen—birliktelik için dışarı çıkarıldığında ise şiddet mutlaka eşlik ediyordu.
“Ucuz dumandan kokuyorsun. Bedenini ucuzca kullandırmışsın. Belki tohumun bile çürümüştür. Yıkanıp arınsan iyi olur.”
Bunu söyledikten sonra Odile, Sehyun’u baş aşağı buz gibi suya daldırmıştı. Tüm gücüyle dirense de, kolları bağlı olduğu için yalnızca çaresizce çırpınabilmişti.
“Marki Lohengrin kuğusunu şımartabilir, ama ben aynı değilim.”
Marki Lohengrin? Onun kuğusu?
Ani şiddet karşısında sersemleyen Sehyun’un aklı durdu. İstemediği bir hazla boğulurken, onun altında kıvranmaktan başka bir şey yapamıyordu.
“Ugh, ghk!”
“Benim için kuğunun sağ salim çocuk doğurup doğuramayacağını düşünmeme gerek yok… Senin yapman gereken tek şey tohumunu dökmek. O yüzden seni uzun süre yanımda tutmam için bir neden yok.”
Kuğu, tohum, çocuk… Ancak o zaman Sehyun, köyde bir zamanlar duyduğu söylentiyi hatırladı: Bir iblisin soyunu sürdürebilmesi için eşinin kuğu olması gerekiyordu. Sehyun aptal değildi. Üzerinde oturan kadının, hepsinin iblis olarak korktuğu bu Kuğu Mezarlığı’nın efendisi Rothbart’la aynı türden olduğunu o anda anladı.
“Öyleyse biraz daha keyfime göre eğlenebilirim, değil mi?”
Bu sözlerle Odile’nin çıkardığı şey, atlar için kullanılan bir kamçıydı. Çok geçmeden Sehyun, keskin acı tenini parçalarken çığlık atmaya başladı; ama onca gürültüye rağmen kimse yardıma gelmedi.
Boynunu sıkmak, karnına tekme atmak sıradan hâle gelmişti. Sehyun onun ellerinde ölebileceğini düşündü. En zalim yanıysa şuydu: En ufak bir uyarıda bile alt bedeni itaatkâr biçimde sertleşiyordu.
Günler bu şekilde geçtikçe, sonunda acı olmadan boşalamaz hâle geldi. Bedeni, Odile’nin elinde nasıl bükülüp şekillendirildiğini görmek Sehyun’u dehşete düşürüyordu.
Derken, korkudan felç olmuşken Odile geri çekildi. O anda onu bağlayan kelepçeler kilitsiz bırakılmıştı. Belki de bir önceki gece onu sınırlarına kadar zorladıktan sonra dikkatsiz davranmıştı.
Sehyun bu fırsatı kaçırmadı. Zar zor kaçmayı başardı ama giysileri parçalanmıştı; bu hâliyle uzağa gidemezdi. Erkeklerin kaldığı yer malikânenin dışındaydı. Gündüz vakti çırılçıplak oraya koşmayı hayal bile edemiyordu. Ya kaçtığı Odile’nin kulağına giderse…
Sehyun ürperdi. Ne pahasına olursa olsun onun elinden kurtulmalıydı.
Ama bu saatte malikânede insan olmayan yerler sınırlıydı. Hizmetçi odalarına hiç gitmemişti ama Anna sayesinde yerleşimi kabaca biliyordu. Tereddüt etmeden buraya gelmişti. Hizmetçi kıyafetlerini birleştirip kaçmayı düşünmüştü.
Tam o sırada merdivenlerden çıkan ayak seslerini duydu. Sehyun hemen önündeki yatağın altına sıkıştı ve karşısına kim çıktı dersiniz—Anna. Utanç bir yana, bu gökten inmiş bir fırsattı. Sehyun onu acilen sıkıştırdı.
“Şimdi kaçmamız lazım… Bugün günlerden ne?”
“Neden durup dururken bunu soruyorsun?”
“Kızıl Ay Günü’ne kaç gün kaldı?”
Sehyun’un gözleri kan çanağına dönmüştü. Odile’nin odasına girdiğinden beri zaman algısı tamamen dağılmıştı.
“Bugün.”
“Kahretsin!”
Sehyun’un yüzü buruştu. Tırnaklarını sinirle kemirerek, sanki kafasında bir şeyi evirip çeviriyormuş gibi durmadan mırıldandı.
Anna, Sehyun’un büyük bir zihinsel baskı altında olduğunu düşündü. Rothbart’la ilk kez birlikte olduğunda kendisi de böyle bir aşağılanma ve umutsuzluk hissetmemiş miydi? Gururlu Sehyun gibi biri için—bu dünyaya gelene kadar kimseye boyun eğmek zorunda kalmamışken—bu uçurum çok daha acımasız olmalıydı.
Ama Sehyun da zamanla alışacaktı. Tıpkı Anna’nın Rothbart’a alıştığı gibi. Başta onu tek can simidi sanıp tutunmuş, sonra o can simidinin bizzat amacı hâline gelmesi gibi…
Bir kez iblinin gözüne giren kuğular için kaçacak hiçbir köşe yoktu. Kendi dünyalarına dönmenin en etkili yolu, onlarla işbirliği yapmaktı.
Sehyun şimdi dönüş yolunu bilmediği için umutsuzluğa kapılmış olmalıydı. Artık ona gerçeği açıklamanın zamanı gelmişti. Anna onu teselli etmeye karar verip ağzını açtığı anda, Sehyun önce onun omuzlarını sımsıkı kavradı. Kararlı bir ifadeyle, sertçe konuştu.
“İyi dinle, Anna. Bizim kendi dünyamıza dönebilmemiz için bugün tek şansımız.”
“Ne diyorsun sen?”
Anna, Sehyun’un bu ani sözleri karşısında kaşlarını çattı. Omuzlarındaki tutuşu sıkılaştı. Kendini zar zor örten Anna’nın elbisesiyle gülünç görünüyordu ama gözlerindeki delilik parıltısı, gülmesine engel oluyordu.
Sehyun gözlerini Anna’ya dikti ve net bir şekilde konuştu: “Kızıl Ay Günü’nde, kendi dünyamızdan geldiğimiz kıyafetleri giyersek, ay ışığından geçip geri dönebiliriz. Tıpkı bir tüy giysisi gibi.”
“Ne?”
Anna, bildiği her şeyden tamamen farklı olan bu yöntem karşısında yüzünü buruşturdu. Kendi dünyaya dönmek için gereken şey hamilelik değil, geldikleri kıyafetler miydi?
İmkânsız. O zaman bunca zamandır…
Sehyun, Anna’nın sadece ani bilgi karşısında sarsıldığını sanarak hızla ekledi: “Bunu ben de yeni öğrendim. Bugünü kaçırırsak bir yıl daha beklemek zorundayız… Ondan önce o kadın beni işkenceyle öldürür. Hayır, kesin ölürüm. Bugün tek şans.”
“…Bunu sana kim söyledi?”
“Rose! O kadın söyledi.”
Sehyun, gözleri alev alev yanarken cevabı yapıştırdı. Yüzü Anna’nın yüzüne iyice yaklaşmıştı; bakışlarında yalnızca geri dönme arzusunun çaresizliği vardı.
Ama Anna bunu kabul edemiyordu. Sanki başından aşağı buz gibi su dökülmüştü.
Rose’un anlattığı yöntemle Rothbart’ın ona anlattığı yöntem birbirinden farklıydı.
Hangisi doğruydu? İkisi birden mi doğruydu, yoksa ikisi de mi yalandı? Bu durumda hiçbir şey anlamlandıramıyordu.
Rose yalan söylemiş olabilir miydi? Kuğuların dönüş yolunu nereden bildiğini bir kenara bıraksak bile… Sehyun’a gerçeği söylemesi için bir nedeni yoktu.
Ama yalan söylemesi için de bir nedeni yoktu. Sehyun ve Anna’nın kuğu olduğunu bilmese bile; bilseydi zaten… Anna Rose’a güvenmiyordu ama en azından onlara karşı beslediği düşmanlık kesindi. Göz göze geldiklerinde yeşil gözlerinde yanan o nefret… Belki de onları bu dünyadan kovmak için gerçeği açıklamıştı.
Öte yandan Rothbart…
[1] Tüy giysisi (날개옷, nalgae-ot), Kore folklorunda yer alan bir motiftir; en çok da “Gök Kızı ve Oduncu” (선녀와 나무꾼) adlı masalda bilinir. Bu hikâyede, göksel bir kız, kendisine göğe geri dönme imkânı veren büyülü bir giysiyle yeryüzüne iner. Bu giysi saklandığında ise geri dönemez ve insan dünyasında kalmaya mahkûm olur.