Şaman Leydi - Bölüm 10
“Ha? Seni de mi çağırmış?”
“Sen de mi?”
“Ne oluyor ya? Neden birden hepimizi çağırdı?”
“Hiçbir fikrim yok.”
Yirmili yaşlarının başı ile ortası arasında görünen dört hizmetçi kız ve iki refakatçi, Camila’nın odasının önünde durup iç geçirdiler.
“Son zamanlarda Dük’le arası biraz düzelmiş diyorlar?”
“O yüzden şimdi bizi azarlayacak galiba?”
“Pöh! Onca yaptığından sonra mı?”
“Ne kadar sürer ki?”
“Bahse girerim aldığım küpeleri ortaya koyarım; yine öfkesine yenilip Dük’ü kızdıracak.”
“Ben de, ben de.”
Kıkırdamalarında Camila’ya karşı ne bir tedirginlik ne de korku vardı.
Kısa bir süre önce bazı mutfak hizmetçileri Camila’ya eziyet ederken yakalanıp kovulmuştu ama bu onlara göre sadece şanssızlıktı.
Tak tak.
Tereddüt etmeden kapıyı çaldılar.
Klik!
İzin bile beklemeden kapıyı açtılar. Her zamanki gibi davranıyorlardı.
“İk!”
“Ah!”
Ama bir sonraki anda aynı anda yükselmek üzere olan çığlıklarını zorla yuttular. Çünkü Camila’yı yatakta cansız gibi uzanmış hâlde buldular.
Ağzından kırmızı kan sızan Camila’nın görüntüsü onları dehşete düşürmeye yetmişti.
Etrafta dağılmış pek çok bilinmeyen hap vardı. İntihar etmiş gibi görünüyordu.
“Ö-, öldü mü?”
Konuşanın sesi titriyordu. Yüzü de bembeyazdı. Bu nasıl olmuştu! Camila ölmüş müydü?!
Ani durum karşısında herkes ne yapacağını şaşırmıştı. Yaklaşıp yaşayıp yaşamadığını kontrol etmeye bile cesaret edemediler.
“Şu…”
Ne kadar zaman böyle geçti bilinmez. Donup kalanlar, bir hizmetçi kızın küçük çığlığıyla kendilerine geldiler.
Ancak o zaman Camila’dan gözlerini ayırıp hizmetçinin işaret ettiği yöne baktılar.
“Şu…”
“Olmaz!”
Camila’nın yattığı yatağın üzerinde beyaz bir mektup duruyordu. Oradaki herkes bunun ne olduğunu hemen anladı.
Bir vasiyet. Camila’nın geride bıraktığı son nottu.
Aceleyle mektubu aldılar.
“……!”
Mektubu okudukça hizmetçilerle refakatçilerin yüzleri anbean değişti.
İlk anda şaşkınlıkla karışık korku yüzlerine yerleşti.
Mektupta adları tek tek, doğru yazılmıştı. Sadece adları değil, Camila’ya yaptıkları her şey de anlatılıyordu.
Mektup, pişmanlığını dile getiren ve kendisine yapılanlara dair kininden kurtulmak istediğini söyleyen bir cümleyle bitiyordu.
“Aman Tanrım…”
“Ş-, şimdi ne yapacağız?”
“Bu… bu Dük’ün eline geçerse…”
İntihar etmiş birinin bıraktığı vasiyetin etkisi küçümsenemezdi. Artık uydurma bahanelerin faydası olmazdı.
Herkes Camila’nın ne kadar haksızlığa uğradığını düşünüp, onu intihara sürükleyen şeyin bu olduğu kanaatine varacaktı.
Ne kadar nefret etseler de, bir insanın ölümünü gören herkes ister istemez acıma hissederdi. Üstelik Camila son zamanlarda Dük Sorpel’le de gayet iyi anlaşıyor gibiydi.
Bu durumda mektup Dük’e ulaşırsa…
“Yok edelim.”
“Ne?”
“Mektubu yok edelim.”
“A-, ama…”
“Onunla birlikte ölemeyiz!”
Bunu bağıran hizmetçi kız sözünü bitirir bitirmez vasiyeti kaptığı gibi parçalara ayırdı.
Başta afallayan diğerleri de mektubun yok olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Sonuçta yaşamaları gerekiyordu.
Bir intihar notu bulunmazsa, Camila’nın ölümünde onların payı olduğuna dair kanıt da olmayacaktı. Her zamanki gibi öfkesini kontrol edemeyip kendi kendini bitirdiği sonucuna varılacaktı.
“Evet. Siz de kendi şansınıza fazla güvenmiyor musunuz?”
“……?!”
Tam o anda oldu.
“Vasiyetimi ilk bulan olma talihine sahip mi olacaksınız?”
“Ah!”
“İiiiik!”
Rahatlamış hizmetçilerin arkasından son derece tanıdık bir ses geldi.
Hızla arkalarını dönenler çığlıklar kopardı. Bazıları şoktan yere çöktü.
Ölü sandıkları Camila, ayağa kalkmış, yaptıkları her şeyi izliyordu.
Camila, ağzındaki kırmızı izleri mendiliyle silerken sırıttı.
“Ölmeyi bir kez daha erteleyeceğim.”
“Er-, ertelemek mi?”
Durumu kavrayanların yüzleri o anda büsbütün bozuldu. Hepsiyle dalga mı geçmişti? Ucuz bir oyuna mı gelmişlerdi?
Hem de o lanet Camila’ya?!
Bir anda öfke gözyaşlarıyla dolup taştılar. Az önce korkudan titrediklerini unutup sinirli ifadelere büründüler.
Camila onları izlerken kısa bir kahkaha attı.
“Gerçek de olabilir.”
“…Ne demek istiyorsun?”
Oradakilerin yüzleri yeniden yumuşadı. Gerçek mi olabilirdi? Gerçekten ölmeyi mi düşünüyordu?
“Bu aralar her gece mutfağa gittiğimi biliyorsunuz, değil mi?”
Dükalıkta Camila’nın her gece aynı saatte mutfağa gidip Dük Sorpel için gece atıştırmalıkları hazırladığını bilmeyen yoktu.
Hatta Dük’ün gizliden gizliye bu atıştırmalıkları sevdiği ve beklediğine dair söylentiler bile vardı.
“Peki bir gün o saatte mutfağa gitmezsem ne olur?”
“Ne…?”
“En azından biri garip bulup beni aramaya gelmez mi?”
Camila’nın birden ne demek istediğini anlayamıyorlardı.
“O sırada bileğimi biraz kesmiş olsam ve bu vasiyeti elimde sıkıca tutuyor olsam mesela?”
“……!”
“Ya da şimdi olduğu gibi hapları etrafa saçıp yere yığılsam. Siz bile kandığınıza göre, başkaları da kanmaz mı?”
“Ha-, hanımefendi!”
Ancak o zaman bunun şaka olmadığını anladılar ve yüzleri bembeyaz kesildi.
“Ş-, şimdi bizi tehdit mi ediyorsunuz?”
“Tehdit mi?”
Camila’nın yüzündeki gülümseme ilk kez silindi.
Havası bir anda değişti. Bunu yakından gören hizmetçi kız istemsizce titredi.
“Bakın, tehdit dediğin…”
Camila sözünü yarım bırakıp hizmetçiye bir adım yaklaştı.
“Bir şey kazanacak olanlar içindir.”
Az önce bağıran hizmetçi kıza elini uzattı.
İrk!
Tokat yiyeceğini sanıp gözlerini sımsıkı kapatan hizmetçiyi görünce Camila yeniden gülümsedi. Sonra eliyle yanağına hafifçe dokundu.
“Böceklere tehdit eder misin hiç?”
“……!”
“Çünkü böcekler…”
Yanağını okşayan eli yavaşça aşağı indi ve boynuna dokundu.
“Ezilip öldürülmek içindir. Ya ayak altında, ya da elle.”
“Ha-, hanımefendi!”
“Ellerin kirlenir sadece. Ben de ondan hoşlanmam, o kadar.”
Hizmetçi kız Camila’yla göz göze geldi ve tüm bedeni titredi.
“Bu arada.”
Sesi daha da alçaldı.
“Bunun da bir sınırı yok mu?”
Camila’nın gözlerinin buz gibi karardığını gören herkes kuru bir şekilde yutkundu.
“Sizin gibi böceklerin vızıltısını artık duymaya tahammül edemiyorum… Ne yapmalıyım?”
Boynundaki dokunuş buz gibiydi. Sanki her an boynu kırılacak gibiydi.
“Tamam! Ben suçluyum, hanımefendi!”
“Lütfen affedin!”
Bir anda hizmetçi kızlar ve refakatçiler dizlerinin üzerine çöktü. Bazıları alnını yere koyacak kadar eğildi.
Farklı! Artık eskisi gibi değildi!
Eskiden sadece bağırıp çağırsa ya da bir şeyler fırlatsa, korkacak pek bir şey olmazdı. Aksine, içlerinden gülerlerdi. “Zaten en fazla bu kadar,” diye düşünürlerdi.
‘Ama şimdi…!’
Şimdi nefesleri kesilmişti. İlk kez onun hafife alınacak biri olmadığını hissetmişlerdi.
Pıt pıt.
“Kendimize gelelim, olur mu?”
“Özür dileriz! Özür dileriz.”
Camila, dizlerinin üzerine bile çökemeyip titreyen hizmetçinin yanağına nazikçe dokundu.
“Git.”
“…Evet?”
“Çaldığın yüzüğü. Bul, getir.”
“……! Evet, hanımefendi!”
“Emredersiniz!”
Camila’nın emri düşer düşmez, kim önce koştuğu bile belli olmadan dışarı fırladılar. O kadar acele ediyorlardı ki, bazıları kendi ayağına takılıp düştü.
Güm!
Kapı bir anda kapandı. Odada yalnız kalan Camila uzun bir nefes verdi.
‘İnsanı gerçekten tüketiyor.’
Kötü karakteri oynamak stres atmak için birebirdi ama ciddi enerji ve zihinsel güç de gerektiriyordu.
Her hâlükârda, bu rolü oynayabilmek için karşısındakileri baskın bir varlıkla ezmek gerekiyordu.
[……]
[……]
Derrin ve Ferrol, yatağa çöken Camila’nın yanına yaklaştı.
Yüzlerinde söyleyecek çok şey varmış gibi bir hâl vardı ama kolay kolay konuşamıyorlardı.
“Ne oldu?”
En sonunda Camila, onların açılıp kapanan ağızlarına bakıp konuştu.
[…Bu gerçekten şaşırtıcıydı.]
[Onları gerçekten öldürecek gibiydin.]
Olan biteni odanın bir köşesinden izleyen kâhya hayaleti Derrin ve aşçı hayaleti Ferrol sonunda konuştu. Hâlâ şaşkınlık içindeydiler.
[Gerçekten rol müydü?]
Önceden uyarılmış olsalar da, Camila’nın hizmetçilere çıkışında samimiyet apaçık ortadaydı.
Gerçekten de birinin ölmesi hiç garip kaçmayacak bir atmosferdi. Hayaletler neredeyse dayanamayarak “Yeter artık” diye bağırmak üzereydiler.
“Ben, başrol oyuncularını bile geçip kötü karakteri oynayarak ödül almış biriyim.”
[Ödül mü? O da ne?]
[Oyunculuk yapınca ödül mü veriyorlar?]
Ne dediğini anlamayan iki hayaletini geride bırakıp Camila masadaki bardaktan bir yudum su aldı.
[Bu arada, Leydi Camila.]
“Söyle.”
Derrin hâlâ kafasında soru işaretleri varmış gibi tekrar konuştu.
[Yüzüğü zaten bulmamış mıydın?]
Az önce hizmetçilere yüzüğü bulmalarını emretmişti ama… aslında yüzük çoktan onun elindeydi.
“Ben oldukça nazik biriyim.”
[Nazik mi?]
[Birden ne diyorsun?]
“İnsan aldığı şeyi geri vermez mi, bu bir nezaket değil mi?”
Camila, su bardağını tutan eline baktı. Gül dikenlerinden kalma çiziklerle dolu bir eldi.
‘İnsan gül bahçesi değil de şeytan tarlası sanır.’
Başkalarının da Camila gibi o lanet gül bahçesinde didinmesini istemişti.
‘Bana herkesin dediği gibi “deli kaltak” demenizi istiyordum.’
Derrin ve Ferrol’un şaşkın bakışlarını üzerine alırken Camila güldü.